“ÜLKÜCÜ (!) APO”
TBMM’nin resmi internet sitesinde, meclis komisyon üyelerinin 24 Kasım 2025 tarihinde, Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeye dair, 16 sayfalık görüşme tutanağı yayımlandı.
Satır aralarını okudukça insanın sadece hayreti artmıyor; "derin bir mekanizmanın" içinde, nasıl bir yolculuğa çıkarıldığımızı, nelerin bizden köşe bucak gizlendiğini daha net anlayabiliyoruz.
Özellikle son dönemde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Öcalan’a yönelik sergilediği o sarsıcı yakınlık; acaba yıllar öncesinden kurgulanmış, sırasını bekleyen bir senaryonun son perdesi mi? İnsan sormadan edemiyor...
Tutanaktaki en çarpıcı, en ezber bozan itiraflardan biri, Öcalan’ın siyasete ilk adımını attığı yerle ilgili… Ankara Ülkü Ocakları…
Yıllarca Marksizm ve sosyalizm temelli bir örgüt ideolojisi inşa ettiğini iddia eden bir figürün, siyasete başlangıç noktası olarak, Ülkü Ocakları’nı işaret etmesi, geçiştirilemeyecek kadar derin bir meseledir…
Bu itiraftan sonra, yarın bir gün çıkıp "BEN DE ÜLKÜCÜYÜM (!)" derse, şaşırmayız herhalde?
Öcalan’ın görüşme tutanağında ki söylemleri, geçmişin karanlık dehlizlerine dair ürpertici ipuçları barındırıyor. 1993 yılında örgütü feshetmeyi düşündüğünü; 1992’den itibaren Özal, İnönü, Demirel ve Erbakan gibi devletin zirvesindeki isimlerle diyalog halinde olduklarını anlatıyor. Hatta JİTEM Başkanı’na, "Bu sorunu siz bu hale getirip kucağıma attınız, bütün günah benim değil" dediğini, iddia ediyor. Ne zaman bir çözüm umudu doğsa, “devlet içindeki bir elin, darbe mekanizmasını” çalıştırdığını öne sürüyor.
O halde, şu can yakıcı soruları sormanın vaktidir: Bu örgütü gerçekte kim kurdurdu? Feshedilmek istenirken kimler engel oldu? O görünmez eller bugün hâlâ devletin kılcal damarlarında mı? Ve en önemlisi; o tarihten bugüne kadar akan kanın faturası, gerçekte kime kesilmeli?
Hatırlayalım; Öcalan, CIA tarafından 15 Şubat 1999’da Kenya’da bir uçağın içinde "paketlenip" Türkiye’ye teslim edilmişti. CIA’nin tek bir şartı vardı. "Yargılayacaksınız ama öldürmeyeceksiniz!" O gün bu şartı kabul eden, dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı; "Neden teslim ediyorsunuz ve neden öldürmemizi istemiyorsunuz" sorusunu acaba muhataplarına sormuş mudur?
Belki sormuşlardır ama kamuoyu bu cevabı hiçbir zaman öğrenemedi. Hatta dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, yıllar sonra "Apo’yu bize niye verdiler, hâlâ bilemiyorum" diyerek, bu muammayı itiraf etmişti. Ancak bugün bildiğimiz somut bir gerçek var. O operasyonun başında olan dönemin MİT müsteşarı, bugün Devlet Bahçeli’nin en yakın danışman kadrosunda yer alıyor.
Öcalan’ın görüşme tutanağında ki "Demokratik Ortadoğu" analizi ise tam bir stratejik hamle niteliğinde… Kendisini artık Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak konumlandırıyor ve "Türkiye lehine rol alabileceğini “ savunuyor.
İsrail’in bölgedeki hegemonyası karşısındaki en büyük engelin kendisi olduğunu iddia ederken, Kürt jeopolitiği olmadan İsrail’in hedeflerine ulaşamayacağını ileri sürüyor. Kendisine imkân verilirse, Türkiye de Kürt sorununu çözeceğini, Suriye, Irak ve İran’ı içine alan bölgede, Türkiye eksenli demokratik bir Ortadoğu yönetimi için bir çözüm geliştireceğini iddia ediyor…
Kulağa "romantik" gelen bu sözler ne kadar gerçekçidir?
Tecrübeyle sabittir ki; HİÇBİR EMPERYALİST GÜÇ, KARŞILIĞINI ALMAYACAĞI HİÇBİR HAMLEYİ YAPMAZ. ÖCALAN’IN BU ANLATISI, ABD’NİN BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ’NİN (BOP) YENİ BİR SAFHASI OLMASIN?
Dün Meclis kürsüsünden "asın bu caniyi" diyerek ip atan Devlet Bahçeli’nin, bugün adeta "çıkartın kurucu önderi" noktasına gelmesi; dünyanın sadece güce dayalı bu yeni döneminde, ülkenin bu kırılgan ekonomisinde ve hukukun örselendiği, iç cephenin zayıfladığı bu düzende ne anlama gelir?
Kapalı kapılar ardında kırk yıldan beri oynanan stratejik bir oyunun, sadece dekorları değiştiriliyor…
DEVLET İÇİNDE "DEVLET" İLE OYUN İÇİNDE OYUNA DEVAM EDİLİYOR...
Tacettin KEPENEK
